Kurban Rolü: Neden Hep Aynı İnsanlara Denk Geliyorum?

11 Ağustos 20267 dk okuma
Paylaş:
Kurban Rolü: Neden Hep Aynı İnsanlara Denk Geliyorum?

“Yemin ederim bir daha aynı hatayı yapmayacaktım ama yine aynı tip insana denk geldim.” Danışma odasında en sık duyduğum cümlelerden biri budur. İş yeri değişir, şehir değişir, isimler değişir; ama hikâyenin sonu şaşırtıcı biçimde aynı kalır. Bu bir şanssızlık değildir. Çoğu zaman farkında olmadan tekrarladığımız bir ilişki örüntüsünün sonucudur.

Kurban rolü ne demek, ne demek değil?

Önce en önemli ayrımı yapalım: kurban rolünden bahsetmek, gerçekten mağdur edilmiş insanları suçlamak değildir. Şiddete, ihanete, istismara uğrayan kişi bunu hak etmemiştir; sorumluluk her zaman zarar verendedir. Burada konuştuğumuz şey başka: yaşananların ardından zihnin kendine biçtiği sabit pozisyon.

Kurban rolü, kişinin “benim elimden bir şey gelmez, hayat bana yapılır” inancına yerleşmesidir. Bu inanç genellikle gerçek bir çaresizlik deneyiminden doğar — yani haksız yere oluşmaz. Ancak zamanla, tehlikeli bir yan etkisi olur: kişi kendi hayatındaki seçim gücünü de göremez hâle gelir. Ve seçim gücünü göremeyen biri, aynı seçimleri tekrarlar.

Yaşadıklarınızdan siz sorumlu değilsiniz. Ama bugün onunla ne yapacağınızdan yalnızca siz sorumlusunuz.

Dram üçgeni: kurban, kurtarıcı, zalim

Psikolojide bu tekrarı açıklayan en kullanışlı haritalardan biri Karpman’ın “dram üçgeni”dir. Sağlıksız ilişkilerde insanlar genellikle üç rolden birine yerleşir:

  • Kurban: “Ben ne yapsam olmuyor.” Sorumluluğu ve gücü dışarıya verir; çözüm arar gibi görünse de aslında anlaşılmak ister.
  • Kurtarıcı: “Merak etme, ben hallederim.” İstenmeden yardım eder; karşısındakinin kendi ayakları üzerinde durmasına farkında olmadan engel olur.
  • Zalim: “Senin yüzünden.” Eleştirir, suçlar, kontrol eder; kendi çaresizliğini öfkeye çevirir.

Üçgenin en sinsi tarafı şudur: roller sabit değildir, dönerler. Yıllarca kurtarıcı olan kişi, emeğinin karşılığını göremediğinde “ben bu kadar şey yaptım, sen ne yaptın?” diyerek zalime dönüşür. Sürekli suçlanan kişi bir noktada patlar ve karşı tarafı suçlar. Kimse rolünde kalmaz; ama kimse üçgenden de çıkmaz. Dışarıdan bakınca partner değişmiş gibi görünür, oysa değişen sadece kim hangi köşede durduğudur.

Neden hep aynı insanlara denk geliyoruz?

Bunun cevabı “kötü kader” değil, tanıdıklıktır. İnsan zihni, güvenli olanı değil, tanıdık olanı güvenli sanma eğilimindedir. Eleştirel bir ebeveynle büyüyen biri, ilgisiz ya da eleştirel bir partnerin yanında tuhaf bir aşinalık hisseder. Sakin, tutarlı ve net davranan biri ise ona “heyecansız”, hatta “sahte” gelebilir.

Tekrarı besleyen birkaç yaygın mekanizma:

  • Erken uyarıları görmezden gelmek. İlk haftalardaki küçük saygısızlıklar “yorgundur”, “o öyle konuşur” diye açıklanır. Sınır en başta çizilmediğinde, ilerleyen aylarda çizilmesi çok daha zor olur.
  • Potansiyele âşık olmak. Kişinin bugünkü hâline değil, “olabileceği hâline” bağlanmak. Bu, ilişkiyi bir kurtarma projesine dönüştürür.
  • Onaylanmayı sevgi sanmak. İhtiyaç duyulmak, sevilmekle karıştırıldığında kişi hep taşıyan taraf olmayı seçer.
  • Çatışmadan kaçınmak. Rahatsızlığı dile getirmek yerine susmak; sonra biriken kırgınlığı sessiz bir küslükle ya da ani bir kopuşla boşaltmak.
  • Suçluluğun yönlendirmesi. “Hayır” dediğinde kötü biri olduğunu hissetmek, kişiyi kendi istemediği anlaşmalara imza attırır.
Örüntüyü görmek, suçlu bulmak değildir.

Bu yazıyı okurken içinizde bir savunma yükselirse bu çok anlaşılır. Amaç “demek ki hepsi benim hatammış” sonucuna varmak değil; hangi noktalarda seçim hakkınız olduğunu fark etmek. Çünkü değiştirebileceğiniz tek şey, sizin payınıza düşen kısımdır — ve bu aslında iyi bir haberdir.

Üçgenden çıkmak: rolü bırakmanın adımları

Dram üçgeninden çıkış, karşı tarafı değiştirmekten değil, kendi pozisyonunu değiştirmekten geçer. Bir köşe boşaldığında oyun eski hâliyle devam edemez. Pratikte şöyle görünür:

  • “Bana yapıldı” yerine “şu an ne yapabilirim?” Bu soru geçmişi inkâr etmez; sadece dikkati elinizde olan kısma çevirir.
  • İstenmedikçe kurtarmayın. Yardım etmeden önce sorun: “Ne yapmamı istersin?” Çoğu zaman cevap “sadece dinle” olur.
  • Şikâyeti talebe çevirin. “Beni hiç önemsemiyorsun” yerine “akşam yarım saat telefonsuz konuşmak istiyorum.” Şikâyet üçgeni besler, talep ise ilişkiyi yetişkin zeminine taşır.
  • Küçük hayırlarla başlayın. Sınır, büyük bir kavgayla değil; küçük ve tekrarlanan “bugün olmaz” cümleleriyle kurulur.
  • İlk üç ayı gözlemleyin. Yeni bir ilişkide âşık olmakla acele etmeyin; kişinin sizinle değil, size hayır dendiğinde ve garsona, aile üyelerine nasıl davrandığına bakın.
  • Rahatsızlığı 24 saat içinde söyleyin. Biriktirilen kırgınlık, konuşulabilir bir mesele olmaktan çıkıp bir kimlik hâline gelir.

Değişim neden bu kadar zor geliyor?

Rolü bırakmak başta iyi hissettirmez. Uzun süre kurtarıcı olan biri “hayır” dediğinde bencil hisseder. Uzun süre susan biri konuştuğunda kavga çıkaracağından korkar. Bu rahatsızlık, yanlış yaptığınızın değil, eski bir alışkanlığın dışına çıktığınızın işaretidir.

Ayrıca şunu da bilin: siz değiştiğinizde çevrenizdeki bazı ilişkiler gerilir. Eski dengeden fayda görenler, yeni hâlinizi “değişmişsin, eskiden böyle değildin” diye eleştirebilir. Bu, geri adım atma işareti değil; sınırınızın işe yaradığının kanıtıdır.


Hep aynı insanlara denk gelmek bir talihsizlik değil, çoğu zaman tanıdık olana duyulan sessiz bir çekimdir. Ve iyi haber şu: bu çekim fark edildiği anda gücünü kaybetmeye başlar. Örüntüyü tek başınıza görmek zordur; çünkü içinde yaşarken haritayı okuyamazsınız. Bir uzmanla çalışmak, bu haritayı dışarıdan birlikte incelemenin en sağlıklı yoludur. Hikâyenizin başını siz yazmadınız — ama bundan sonrasını yazmakta gerçekten söz hakkınız var.

Bu yazı işinize yaradıysa paylaşın
Paylaş:

Bu konuda destek almak ister misiniz?

Yazıda ele alınan konularla ilgili kişisel durumunuz için WhatsApp'tan yazabilir veya randevu oluşturabilirsiniz.