Bazen bir ilişkide en çok yoran şey karşı tarafın davranışı değildir; o davranışı zihnimizde haklı çıkarmak için harcadığımız çabadır. Bizi kıran, değersiz hissettiren biri için sürekli gerekçeler üretiriz: “işi çok stresliydi”, “ailesi de böyleydi”, “kötü niyetli değildi”. Onun yerine özür metinleri yazarız. Peki bunu gerçekten o haklı olduğu için mi yapıyoruz, yoksa gerçekle yüzleşmekten korktuğumuz için mi?
Zihin, kaybetmek istemediği bir bağı korumak için gerçeği yumuşatır. Bu yüzden kendinize “nasıl bu kadar anlayışlı olabildim?” diye kızmak yerine, o anlayışın neyi korumaya çalıştığını merak etmek daha iyileştiricidir.
Önce hislerimizi küçümsemeyi öğreniyoruz
Birini sürekli açıklama çabası, çoğu zaman kendi kırgınlığını kabul etmekte zorlanmaktan gelir. “Belki kötü niyetli değildi” cümlesi doğru bile olsa, incindiğin gerçeğini değiştirmez. Niyet ile etki iki ayrı şeydir: biri karşı tarafa, diğeri sana aittir. Birini anlamak için kendi duygunu küçültmek zorunda değilsin.
Bu küçültme alışkanlığı zamanla sessiz bir yere varır: kendi duygularından şüphe etmeye başlarsın. “Ben fazla hassasım”, “büyütüyorum olabilir”, “herkes bunu yaşıyor”. Oysa kendi sesini kısmak, kırgınlığı yok etmez; sadece onu duyulmayacak bir yere taşır.
Anlamak ile aklamak aynı şey değil
Bu ayrım, terapide en sık konuştuğumuz yerlerden biridir. Bir insanın neden öyle davrandığını anlamak değerli bir beceridir; çocukluğunda yaşadıkları, baskısı, öfkesini taşıyamaması davranışını açıklayabilir. Ama bir davranışın açıklaması olması, onun sende bıraktığı tahribatı kabullenmek zorunda olduğun anlamına gelmez.
Anlamak, karşındaki insanı insan olarak görmektir. Aklamak ise seni, o davranışın sonucunu taşımaya mahkûm eden bir anlaşmadır. İlki ilişkiyi derinleştirir; ikincisi seni yavaş yavaş kendinden uzaklaştırır.
Anıların gölgesine sığınmak
Zihnin bir eğilimi vardır: kaybetmek istemediği kişinin iyi taraflarını büyütürken, yaşadığı kırgınlıkları küçültür. Böylece güzel anılar, maruz kaldığın kötü davranışların kalkanı hâline gelir. “Ama bana çok iyi davrandığı günler de oldu” cümlesi doğrudur — ancak bir ilişkiyi değerlendirirken ölçü, en güzel anı değil, tekrarlayan örüntüdür.
Benzer bir tuzak da “beni seviyor, sadece böyle davranıyor” düşüncesidir. Sevginin varlığına inanman, sana yaşatılan değersizlik hissini ortadan kaldırmaz. Sevgi bir niyet beyanıdır; davranış ise onun günlük karşılığı. İkisi uyuşmadığında, hangisine göre yaşadığına dikkat etmek gerekir.
Onun kötü niyetli olmaması, senin kırılmadığın anlamına gelmez. Karşı tarafı sürekli haklı çıkardıkça, kendi yaşadıklarını haksız çıkarırsın.
Kendinize sorabileceğiniz dürüst sorular
Bu döngüyü kırmak için büyük bir karar vermek gerekmez; önce daha doğru sorular sormak yeterlidir.
- “Aynı şeyi sevdiğim bir arkadaşım yaşasaydı, onun partnerine de bu kadar bahane bulur muydum?” Başkası için gösterdiğin adaleti ve şefkati kendine de göstermeye hakkın var.
- “Neden böyle yaptı?” yerine “Bana böyle davranılmasını kabul ediyor muyum?” İlk sorunun cevabı karşı tarafta, ikincisinin cevabı sende. Bu yüzden ilki seni döngüde tutar, ikincisi seni hareket ettirir.
- “Bu bir kez mi oldu, yoksa bir örüntü mü?” Tek seferlik bir hata onarılabilir; tekrar eden bir davranış, bir tercihtir.
- “Bu açıklamayı ona mı yapıyorum, kendime mi?” Çoğu zaman ikna etmeye çalıştığımız kişi karşımızdaki değil, kendimizdir.
- “Bu ilişkide kendimi en son ne zaman rahat hissettim?” Bedenin cevabı, zihnin ürettiği gerekçelerden daha dürüsttür.
En zor gerçek: karar vermekten korkmak
Bazen birini haklı çıkarmanın sebebi onun haklı olması değildir; haksız olduğunu kabul ettiğinde vermen gereken karardan korkmandır. Çünkü “haklı değildi” demek, ardından bir şey yapmayı gerektirir: konuşmak, sınır koymak, mesafe almak, bazen de bırakmak. Zihin bunu bildiği için gerekçe üretmeye devam eder — gerekçeler, karar anını erteleyen en kibar kalkanlardır.
Bu noktada kendinize şunu hatırlatmak işe yarar: gerçeği görmek, hemen karar vermek zorunda olduğun anlamına gelmez. Ama görmediğin bir şey hakkında da hiçbir zaman karar veremezsin. Önce kabul, sonra tercih.
Kendinize dönmenin küçük adımları
Bu farkındalık bir gecede yerleşmez. Pratikte işe yarayan birkaç adım vardır:
- Olayı gerekçesiz yazın. Bir not defterine sadece ne olduğunu ve ne hissettiğinizi yazın; “ama” ile başlayan cümleleri dışarıda bırakın.
- Duyguyu önce isimlendirin. “Kırıldım”, “küçümsenmiş hissettim”, “yalnız kaldım”. İsimlendirilen duygu, açıklanmaya daha az ihtiyaç duyar.
- Tek bir sınırla başlayın. Tüm ilişkiyi tartmak yerine somut bir davranış için net bir cümle kurun: “Bu şekilde konuşulduğunda devam etmek istemiyorum.”
- Dışarıdan bir göz alın. Güvendiğiniz biriyle ya da bir psikologla konuşmak, yıllardır normalleştirdiğiniz şeyi yeniden görünür kılar.
Gerçeği kabul etmek bazen karşındaki insanı değil, kendini seçmeni gerektirir. Bu, acımasız olmak değil; kendine karşı dürüst olmaktır. Seni sürekli kendi hislerinden şüphe ettiren, sınırlarını zorlayan ve her seferinde senin anlayışına yaslanan ilişkilerde, kendine olan saygını korumak en büyük sorumluluğundur. Bu yolu tek başınıza yürümek zorunda değilsiniz; bir psikologla çalışmak, ürettiğiniz gerekçelerin neyi koruduğunu anlamanıza ve kendi tarafınızda durmayı yeniden öğrenmenize alan açar.



